"open up your heart"

Günaydın,

2009’u tam da istediğim gibi bitiriyorum.
Birikmiş işlerim tamamlandı. Yılın son gecesini de, çalışarak, sevdiğim işi yaparak ve mutlu bir yorgunlukla sabaha çıkardım.
Yılbaşı çılgınlığını pek sevmem, ama zaman muhasebesi yapmayı, planlar, hedefler, istekler belirlemeyi, kendimi yenilemeyi, zorlamayı severim. O yüzden her yeni yılın getirdiği başlangıç hissini de. Her Pazar akşamı haftayı değerlendirmeyi, gelecek hafta için iş planı, menü planı, istek planı, bütçe planı yapmayı sevdiğim gibi.

Bazı üzüntülerimiz, kayıplarımız oldu hayatın genelinde olacağı gibi, ama güzel bir yıldı. Kırmızı kaplı defterime baktım, yazdığımı bile unuttuğum dileklerim olmuş, hedeflerimin çoğunu gerçekleştirmişim, verdiğim kararlardan caymamışım. Birilerine kızmışım, birilerine üzülmüşüm, gezmişim tozmuşum, ama bir şey değişmemiş; Birini yine hep daha çok sevmişim. Hep daha çok.

Şimdi bugün dinleneceğim ben. Yine eski yılın muhasebesi, yeni yılın planları, umutları. Uyuyacağım, güneşte yürüyeceğim, film izleyeceğim.

2010’a çok fena hazırım:)

Bu da yılın son şarkısı:

http://www.youtube.com/watch?v=m4tcRlHY-3Q

Dinleyemeyen posta kutuma not bıraksın, yollarım.

Afm Fitaş Hamamları

Uzun zamandır sinemaya gitmemiştik. Vakitsizlikten değil sadece, evde izlemenin konforundan belki. Eskiden günaşırı giderdim. Bayılarak. Zevkler, alışkanlıklar çok değişiyor.

Velhasıl Avatar'ı bahane ettik, sinemaya gittik.

Sorumsuzluklarından kaynaklanan bildik olaydan beri, Fitaş'ı bir sevmeme nedenimiz daha vardı. Ki zaten, pera, emek, atlas gibi ruhu olan salonlar varken tercih etmiyoruz. Alışveriş merkezinde sinemaya gitme alışkanlığımız da yok. Ruhsuz, saçma. Fastfood yemek artı sinema halleri bize göre değil.

Neyse, dün akşam bir gaflet, gitmiş bulunduk. Ne lanet bir fikirmiş. Fotosentez yapamadığımızı unutmuşuz. Rahat 500 kişinin olduğu koca salonun klimaları "nedense" çalışmıyordu. İlk bölümde (hala filmlere ara verilmesini anlayamıyorum da o ayrı bir yazı konusu) korkunç bir durumdaydık. Bir kaç yıl önce olsa, o astım krizlerimden birini yaşardım. Büyük ölçüde iyileşmiş olmam şanstı sadece. Ara verildiğinde, bir kaç kişi uyardı, açacaklarını söylediler. Film başladı, yok resmen üç boyutlu gözlükle birer kese verseler olacakmış, gözlük camları falan buğulanıyor öyle bir iğrençlik. Yarısında çıkardık ama o kadar saygısız değiliz ve hareket kabiliyetini kısıtlayan daracık koltuklar, koridorsuz salon zaten buna izin vermiyordu.

Çıktığımızda ilk konuştuğumuz görevli "napiyim o zaman gelmeyin siz de..." dedi, bir diğeri de; "kem küm gak guk" dedi. Bir açıklama, hiç değilse "arıza vardı özür dileriz" gibi cümleler yoktu.

Üç boyutlu bilmem ne filmi gösterseniz de, ilkelsiniz işte. Sorumsuz, ilkel, berbat, kabus, kötü, özensiz, savsak... Hepsi bir pakette. Nefes alamıyoruz yahu! Nefes alamadıktan sonra, ne film ne başka bir şey. Ne sineması, ne bilmem nesi, basbayağı bir ticari kurum ve daha fenası, kötü bir ticari ruhum, kalitesi günden güne düşen ve müşteri memnuniyetini önemsemeyen.

Dilerim bir gün hepiniz ekipcek, o havalandırmasız salonlarda 3 saat kapalı kalırsınız da anlarsınız.

Afm sinemaları mı?

Gitmeyin. Gitmeyin. Gitmeyin.

yorguuun

En son geçen hafta kuaföre gitmiştim. O günden beri dışarı çıkmadım. Yaklaşık 10 gündür bitkisel hayattayım. Arada, kuzen, öğrenci, postacı falan geldi bir kaç kez. Gecem gündüzüm karıştı. En son bu kadar yoğun bir şekilde, bir yıl önce çalışmıştım ve yeni yıla böyle girmiştim. Yine aynısı. Ev berbat. Ben daha berbat. Gözümün altında mor halkalar. Yapılmayan maskeler, sürülmeyen kremler. Kendim için yaptığım tek şey, lens takıp çıkarmak. Onu da ileri derecede dört göz olduğumdan unutmuyorum. Evet şikayet ediyor gibi duruyorum farkındayım, ama yakınmaya ihtiyacım var. İşimi seviyorum. Mutluyum da. Sadece aşırı yorgunum. Aşırı bitkin. Aşırı uykusuz. Yorganın altında üç gün uyuyup uyanıp insanı o en yormayan kitaplar okumak, okuduğum kitapta imla hatası veya anlam bozukluğu falan bulmamak, hayal kurup dinlenmek, kitabı kafamdan tekrar yazmak istiyorum. Acilen kendimi toparlamam gerek. Daha 2010 ajandamı alamadım. Ekmek yapmak istiyorum, bugün yapamadım, hızla akşam olmuş. Battaniyem duruyor. Aslında dizimi örtüyor artık :) En son izlediğim film gerzek bir şeydi. Dizi dersen, fringe izliyorum, o da yemek yerken. Sevgilimi özledim. Boş boş oturmayı özledim. Boş boş otururken bile hani okulda ertesi gün sınav vardır bilirsin, ders çalışmasan da içini bir şey kemirir o hisle oturmak da sinir bozucudur. Aynen öyle. Birikmeyen ütüler istiyorum, hop kendiliğinden ütülenen. Bir aydır bitmeyen bir kitabım var, söylemeye utanıyorum. 10 Muharrem geliyor, aşure yapamadım. Aralıksız çalışıyorum, ara verirsem, anca kişisel işlere vakit buluyorum, ev zaten elleri kolları olan ve bakıma muhtaç bir organizma, bunu da hala anlayamıyorum.

Neyse işte, bu yakınmaların sonucunda bu akşam itibariyle maratonum bitiyor. Kutlamaların ilk ayağını, evi insani koşullara getirerek başlattım, devamı ise son derece sığ bir şekilde, elimde battaniyem batıp çıkarak, "ulan bu bihter niye hala yürümeyi öğrenemedi", "sinirlenmekten anladığı bakışlarını bir noktaya sabitleyip dudaklarını büzüştürmek" falan gibi banel yorumlarla aşkı memnu izleyerek sürdürücem. Sonra artık yeterince şanslıysam, belki bir kaç gün buralardan uzaklaşır mıyız bilmem. Aslında yetişmesi gerekenler yetişti ya, şu an yeniden on kaplan gücünde ve mutluyum.

La la la la laaaaaaa!

lütfen

* Saba tümer'e rica: sooonaa değil: sonra. "Eee soonaaa pekii?" değil. Son-ra. Hiç zor bir kelime değil. "Soonaaa" diyerek keşfedilmeyi bekleyen manikürcü kıza benziyor farkında değil.

* Mehmet Ali Alabora'nın, korkunç yürüyüşü ve konuşmasıyla oynadığı reklam yok olsun. Aile torpili gibi bir faktör olmasa hiç bir yerde göremezdik kendisini sanırım. Aşırı antipatik. Hödö hödö bir yürüyüş. Bankadan da soğutur.

* Aynı türün bir diğer örneği olan -ki ne kadar da denklermiş birbirlerine meğer- doğa rutkay insanı gülmekten soğutan kahkahasıyla bir mağaraya saklansın, kalan ömrünü orada geçirsin. Oynadığı reklamda, kredi kartı ve "babanız yapmaz" diye parlak bir fikir zannetikleri kabus espriyi 5000 reklamda daha kullanmasınlar lütfen. Ve babası lütfen bir kerecik "kendini" oynamaktan vazgeçsin.

* Turkcell'in 3g reklamları ne kadar antipatikse, Vodafone'unkiler bir o kadar sempatik. Hakkı devrim'in "nasılsın evlat" dediği yere bayılıyorum. Şafak sezer'in taklitlerinde gülmekten ölüyorum.

* Toyota reklamındaki deniz özbey sesi, hep fon müziğimiz olsun. Kendisini ne çok özlediğimizi hatırlatsın.

* 1 Kadın 1 Erkek artık bitsin, tadında kalsın.

* Paranormal Activity'i kimse izlemesin. Korku filmi değil, komedi filmi. Ve bütün sorun, kadının yatağın yanlış tarafında yatmasında, olayın çözüm noktası bu bence.

* "Elimi siz tutar mısınız" diyen lösemili çocuk içimi parçalıyor, ne konuya ne amaca odaklanabiliyorum, kalbim lime lime oluyor. Çocuk üstünden duygu sömürüsü odaklı reklam yapılmasın.

* Lost artık başlasın.

* Biri acun'a "yetenek sizsiniz"in korkunç bir kelime oyunu olduğunu söylesin.

* Evet, bir kelime oyunu dehası daha; "cincincincincin çıkıcak"lı reklam. Hangi beyin fırtınasında esti çok merak ediyorum. "Jean, e cin gibi, jean jean çıkıcak, cincin çıkıcaaak, şarkı da olur lan bu, evrekaaa!"

* Okan Bayülgen haftada 6 gün program yapsın. E 1 gece uyur ya da dışarı çıkarız:)

* Sinemalardaki birbirinden berbat ve özensiz türk filmleri istilası kalksın.

* Yılbaşında televizyonlarda bir kerecik; embesil dansözler, korkunç şarkıcılar, canlı olmadığı halde yeni yıla saniye saymalar, bilumum saçmalık olmasın, bir kerecik.

* Digitürk yağmurdan, fırtınadan etkilenmesin.

Ve artık kar yağsın!

18122009

*Vapura bindim bugün, fındık kabuğu gibi sallandı. Evet karşıya geçmek için en ideal gün değildi ama işim vardı. İçim ürperdi bir ara. Ben gidersem ne yapar acaba diye düşündüm. Hiç aklımıza getirmediğimiz haller. En sevdiğim şey, vapurda tost yemek, vapurda kahvaltı etmek... Bugün sahlep içen çoktu, pek sevmem ama üstüne döktükleri tarçın şahane koktu.

*Yağmur bir anda boşanınca, kadıköyün en bi' seller sular bölgesinde, neden 5 boş taksinin beşi de almaz:) Taksiciler bir garip yani:) Neyse ki bunu gören 6. merhametli taksici hooop duruverdi.

*Son keşfim Francala bu arada! Şahane bir ekmek.

*Dün geceki Şebi Aruz törenini kendi olağan kongresi zannederek konuşmasını uzattıkça uzatan siyasileri bal yapmaz arı ilan ediyorum. Rica ediyorum seneye de konuşma yapacaksanız, "bu topraklarda yetişen" mutasavvıf olarak "hacı bektaşı veli", "yunus" ve "mevlana" diye saydığınız üç isme bir yenisini ekleyin. Bu da size ödev olsun. Daha bir sene var, vakit uzun yani.

*Biz bugün, her yeri sel götürürken, birileri şikayet ederken, sokakta şemsiyeler satılırken, insanlar koşa koşa yağmurdan kaçarken; sakin, telaşsız, konuşarak, gülerek, ıslanarak, adım adım, yağmurda yürüdük. İstiklal'e yılbaşı gelmiş...

*Geçen yıl beni bezdiren bir belgesel serisinin devamı geldi. Konu Naziler. Onlar hakkında toplamda 20 saatlik iş yaptım. Herkese hitleri anlatıyorum bu aralar:)

*Bir kaç haftadır çok yoğun çalışıyorum. Klavyeye günde kaç bin tık yapıyorum saymak imkansız. Dün bir ara klavyeme acıdım, yenilesem mi, harici mi kullansam falan, tıp tıp aşınıyor tuşlar... Kelimeler çok bin, hepsi birbirinden keyifli. Çok yorucu ama çok tatmin edici. Az uyku. Kahve de içmiyorum, "iş yetişecek" cümlesi otomatik kafein etkisi bende.

*Animal Planet izleyen varsa şu sıralar bana el sallasın:)

İşte böyle.



Bir haftadır çok uykusuzum. Yattığım yeri bilmiyorum sanki gece. Ki çoğu zaman da günler ve geceler karşıyor. Geç yatsam da erken kalkıyorum sonra gün içinde hop fişim çekiliyor uyuyakalıyorum, kısa bir uyku sonra uyan hop yeniden. Kahveye bile ihtiyaç duymadan çünkü yetişecek şeylerin varlığı bünyeme kahve etkisi yapıyor. 3 makine ütüm var, bakışıp duruyoruz, ütülenmeyi bekliyorlar, içilerinden lazım olanları ütüleyip giyioruz onlarla ilgilenecek vakit yok.




Ben şu evrene mesaj gönderme hadisesini bir türlü anlayamadım, anlayamadım, anlayamadım. Benim bildiğim bir merci var, dilek, istek, talep ve benzerlerini direk oraya iletirim. Direk. Mektubun yanlış adrese gitme riski yok. Bazen olduğu gibi anlatırım, bazen naz yaparım, bazen mektup yazarım, bazen olgun davranır sadece ister ve beklerim. Şimdiye dek, boynum bükük döndüğüm, geri çevrildiğim hiç olmadı. Kafama takılır bir şey, içinden çıkamadığım olur, sorarım, sessizce beklerim, yanıt mutlaka gelir. Beni cevapsız bıraktığı hiç olmadı. Karanlık bir odada çaresiz kaldığım ve köşeye sıkışmış hissettiğim hiç olmadı. Umutsuzca bir şeyleri tırmaladığım, asıldığım veya dolap beygiri gibi aynı yollardan geçip durduğum, aynı duvarlara çarptığım hiç olmadı. Haliyle hayatın getirdiği zor günlerim olduğunda bile huzurum hiç kaçmadı. Bu yüzden başkaları “çok güçlüsün” dediğinde şaşırırım, çünkü güç hani moda deyimle “içimde” değil benim, Kalbimdekinde. Bu nedenle de bitimsiz.

Yok anlamıyorum. Bin yıllık geleneklere, istediğin şeyin resmini çizip ağaçlara bağlamalara burun kıvıran sosyetik ablalar, aynı şeylerin fotoğraflarını bir dergiden kesip ajandalarına veya görebilecekleri bir yere yapıştırınca mı sevimli oluyor? Ağaca çaput banel, “wish list” elit. “Aaa bizim oralaaada buna okuyan bi’ tiyze var, okutalım seni gari” diyen teyze komik ama “enerjiyi hissediyor musun sağ elimden geliyor” diyen garip ve robot gülümsemeli kadın/adam güvenli öyle mi? “Suyun bile enerjisi var, güzel şeyler düşünerek içersen bla bla…” diye şifa ummak çağdaş, ama sınava girerken okunmuş şeker çağdışı? “Olumsuz konuşma kötü şeyleri çağırıyorsun” mu doğru bir cümle yoksa yüzlerce yıl önce, zatına bu çekirdeklik yazımda adını geçiremeyecek kadar titrediğim Birinin “ya hayır konuş ya sus” cümlesi mi? “Yediklerimizin enerjisi var”ı ben emekle kazanılan helal gıdaya bağlıyorum, daha net bir denklem değil mi? İstihare yerine, “rüyalarımız biziz, kontrol edebiliriz” mi daha havalı geliyor anlamıyorum. Çaput anane işi ben en iyisi çakra açayım!

Kuantum fiziğinden çıkıp bana zaman yolculuğunu anlatırken komik olmuyor musun sence? En çok da bana anlatırken, çünkü en yakın örnekle Çanakkale savaşındaki zamanın neresinden geldiği bilinmez askerlerin hikâyeleriyle büyüdüm ben, o topraklar benim evim, zaman yolculuğunu senden dinleyemem. Bin yıllık hissikablelvukuyu “her şey enerji, hiç tam da düşündüğünüz birinden size telefon geldiği oldu mu” diye anlatmayın bana. Ya da o pembe kitabı okuduktan sonra “aaa tasavvufta da var bunlar” demeyin, “da var” evet, ya sabır. Güldürmeyin kuzum. Nedir yani biri çok “cool” diğeri demode mi? E haliyle, “güneşe selam” verirken fotoğraf çektirmek çok huzur verici ve normal, ama ne bileyim, vaftiz töreni, hanukkah veya hadi klişe örneği vereyim namaz kılarken koymak bööğ! “Din değil yol” savunması bütün bunların kaynağını gayet dinsel ritüellerden aldığı gerçeğini ve uygulananların din kaynaklı oluşunu değiştirmiyor üzgünüm. Tamamen sınıf meselesi değil mi bu o zaman? “Selam bu benim papaz, beni okurken” fotoğrafı hiç görmedim ben. Ama benzer şifa seanslarına dair her şey gayet afişe. Uzakdoğu felsefesi mi? Doğu sensin bizzat farkında değil misin uzağa gidiyorsun?

Tüm öğretiyi biliyorsan, farkındaysan hadi bir derece ama pilates kursunun yanında indirimli geldi diye Çin yılı kutluyorsan, komiksin işte. Detoks paketinin yanında olumlu enerji dersleri almak tamamen basitlik. Samimiyet varsa, zaten bütün hayat Konfiçyus ilkeleriyle yaşanabilir, bunu anlarım ama rengini sevdi buda heykeli, moda diye feng shui, ah xmas geldi ağaç alalım, şuraya da bir semazen biblosu koymalı karmaşasını anlamıyorum. Oturduğun şehir bile estetik kaygıdan uzak, apartmana sıkışmışsın, bilmen neyin güneşe bakıyor, aferin sana! “Tütsümle şifa dağıtıyorum” bravo, mumlarını da yak konsepti tamamla!

Çilek perilerine inanıyorum demek bile daha mantıklı geliyor bana. En azından bir temele dayanıyor. Hiç değilse net. “-Mış gibi” yapmıyor. Evet, bir din yok, “ah bu bir yoldur, din değil…” durumu ama basbayağı en ilkel dini ritüelleri daha çarpık bir şekilde uygulamak bana samimiyetsiz geliyor. Bu şey gibi, batılı birinin kendini sufizme adayıp, aradan tanrıyı çıkararak “ah döne döne dengemi buldum mary” demesinden farksız. Ortadoğu yodası da Mevlana mı yani? Bu kadar basit mi bu işler?

“Evrende serbest bir halde dolaşan enerji” ifadesini de ayrı bir başlıkta inceleyebiliriz. Neden serbest, neden dolaşıyor, yorulmuyor mu, amma gezenti vesaire. Bana bu isim tamlaması bir korku filmini çağrıştırıyor anca, veya olsa olsa manşetten bir üçüncü sayfa haberini; “evrende serbest halde dolaşan enerji bugün de rahat durmadı. Üç kızı nehirde boğan e.s.h.e.’nin eşkâli yine belirlenemedi.” Enerji serbest ama enerjiyi aktarana para veriyoruz neden? Cem yılmaz’ın esprisi geliyor aklıma: “Sevgi? İçinde. Kdv? İçinde, içinde.” Evrendir, torpildir dendiğinde “burada da mı torpil yetti be” diyesim geliyor, çok mu basitim? Secret evet, çözmüş, borsada tüyo veriyor sanki. Uçan Spagetti Canavarı bunlardan mantıklı. Ona inananları çok daha samimi buluyorum. Bunların hiç birine inanmayanı da.

Mesela bu çekim yasası “başkasının derdini dinleme ve konuşmasına da izin verme, bu olumsuz şeyleri çağırmaktır” diye fısıldıyor ben mi yanılıyorum? “Ben olumsuz şeyleri, dert anlatan insanları sevmem, dinlemem çünkü enerjimi düşürür” diyen sözde “pozitif” insanlar çoğalmadı mı sizin etrafınızda? Bencilliğe övgü, bravo. “Haber izlemem ben moralimi bozuyor” Evet, bravo sen kafanı kuma gömünce, şehit annelerini izlerken kâh ağlayan kâh ağız dolusu küfreden –pardon negatif enerji oluyordu değil mi- kişiden daha üst seviye insan oldun, tebrikler, 10 points. Evinize, hayatınıza şiddeti alın demiyorum, sadece bu “kumda oyniyim çöp batmasın”cılığı anlamıyorum.

Nedir olay, okuduk ettik, evrene doğru mesaj gönderelim, dilediğimiz olsun. Bir boşluk, bir bulutsu hal, bir tembellik, bir ayakları yere basmazlık. Kaygan bir zemin. Amaç aradan yaratıcıyı çıkarmaksa, eyvallah anladım, baştan niyeti belli edin de biz kurcalamayalım. Bu bana, ne yemek pişmesini istediğini evin annesine veya yemek işlerinden sorumlu bir diğer kişisine “bana makarna yapsana” diyerek net bir şekilde belirtmek yerine, kendi kendine makarna meditasyonu yapan bir çocuk olarak evde dolaşmak gibi geliyor. “Makarnaaaaa… Makarna… İnanıyorum bir gün yiyeceğim” hali. Evet bütün kozmik güçler birleşecek ve makarna yiyeceksin. Kesin! İşte tam da bu yüzden birilerinin ruhu gökyüzünde kanat çırparken, sen o kitapları okuyorsun, okuyacaksın. Anca işin felsefesinde kalırsın. İlk durumda hiç değilse seçenekler belli, evet makarna yapılır, hayır anne yorgundur makarna başka zaman sarkar, hayır evde makarna yoktur gidip alınır, evet makarnanın yanına bir de köfte patates eklenir, hayır sağlık sorunuyla ilgili bir diyet makarnayı yasaklamıştır olmazdır. Bunlar ihtimaller ve ilk seçenekle bir sonuca ulaşıyorsunuz. Diğeri peki?

Hangi isteğin hangi adrese gideceği belirsiz, evrene yolla dostum! Sal gitsin, serbest enerjiyle kol kola gezsin. Tralalalala! İsteklerin sadece “zengin olmak, koca bulmak…” minvalinde olmasına hiç girmiyorum. Dünyevi mevzular. Sen iste yeter. Evren bilir! Kim o, tanışsak ikna ederim onu ben belki? Benim ruhumdaki sistemde, her konuda danışacağım adres ayrı ve bellidir oysa. Bu yüzden yolladıklarım bumerang olup gelip yüzüme çarpmaz.

Secret, karma, çekim yasası, men dakka dukka, hepsi aynı; eden bulur. Sen neysen, hayatın odur. Eyvallah. Ama şimdiki metotlar, bununla yüzleşmek yerine, kafanı kuma göm, kötü biri varsa yolunu değiştir, görmezsen o değilsindir, bak kurtuldun’u öneriyor. Bir de kendimi hangi sisteme ve doğrular silsilesine göre değiştireceğim ve hayatım değişecek? Bunu net koysa ya. “Olumlu ol, pozitif düşün.” –dikkat; “hayra yor” demiyoruz- Peki canım, çözdün bütün hadiseyi, ben daha önce akıl etmemiştim sahi. Sürekli olumluluk saçan “hayat güzel inan yeter” zikri çeken ablaların yaşamı neden genellikle en basit tanımla iç karartıcı açıklar mısın? Yanlış cümleleri tekrarlayıp duruyor olabilirler mi? “Rokaları doğrarken camdaki damlaları izledim ve hayatın bana verdiklerini düşündüm”le bitmiyor mevzu çünkü, bu tür bir ilişki emek ister. Evrene ya da her neyseye mesaj yollamak kadar, senin “evren” için ne yaptığın da önem taşır. Uzun mevzular.
Bu yüzyılın insanı olarak her gün sürekli artan bir şekilde bir sürü haksızlıkla karşı karşıya geliyorum/görüyorum ve üzgünüm ama ben bir insanın “ilahi adalet”e inanmadan bunların üstesinden gelebileceğine ve ruh sağlığını koruyabileceğine i-nan-mı-yo-rum!

Sahi kalplerinde bir karşılık buluyor mu bu “secret” işleri? Hani bir kıpırtı. İçten bir çarpıntı. Hani evin yaşlısının “bir şeyi 40 kere söylersen olur evladım”daki huzuru bu zamazingolarda bulabiliyor musunuz? Gece uyurken o tür kitapların kasetlerini –nette mp3leri de var tabi- kulağınıza taktığınızda mı bütünleşiyorsunuz benliğinizle, yoksa küçüklüğünüzden beri kendi inancınıza uygun o yarım yamalak duanızı edip uyuduğunuzda mı? Ne bileyim, “o arabayı istiyorum, hemen istiyorum, şimdi istiyorum, kesin istiyorum, bak resmini de çizdim, düşüneyim, yoğunlaşayım, olacak biliyorum” –hıhı patron sensin evet- durumunda mı daha emin ellerdesiniz, yoksa “hayırlarla olsun inşallah” diyerek daha büyük bir güce kararı emanet ettiğinizde mi? Çünkü insan her zaman, kendisi için en doğrusunu tam olarak bilemeyebilir. Dileğini akan suya anlatmak bazen daha evladır. Su gibi yolunu bulsun diye. Bazen hayır olmayandadır, o araba iyi ki sizin olmaz bazen. “Nasip” demek mi daha huzur verici yoksa “evren mesajımı .ötünden anladı herhalde” veya “çekim yasası ama çekiyorum çekiyorum gelmiyor” diye karalar bağlamak mı?

Ve evet, ben inceden de değil, açıkça dalga geçiyorum, tepeden bakıyorum bütün bunlara. Kesinlikle daha yüksek ve sağlam bir zeminde durduğuma eminim çünkü. Hayır hayır, tabi ki inananlara değil, hadisenin kendisine. Bence eski ve geleneksele inanmak istemeyen ve toptan reddeden, fakat haliyle doğuştan getirdiği ve fıtratının gereği olan bu açlığı ve köksüzlüğü başka bir şeyle doldurmak zorunda kalan kesim kolayca etkileniyor. Bir de cehalet faktörü var ki, es geçmemek lazım. –Bunların tamamına ihtiyaç duymayanları tenzih ederim- Eleştirmiyorum, hatta anlıyorum bile. Hadise komik gelse de, insanların durumunu üzücü buluyorum. İçtenlikle üzülüyorum. Hiç mi tonton babaneleri olmadı, mavi gözlü bilge dedeleri, hiç mi sararmış kitaplar arasında bunları anlatan bir şeyler görmediler, hiç mi kötü bir şeye karşın tahtaya vurmadılar, hiç mi hıdırellez görmediler, mesnevi de mi okumadılar da bu çok satan kitaplarda arar oldular cevapları… Yazık.


Ps: Lütfen tartışma açmaya yönelik veya bilgi yarışması tadında yorumlar bırakmayın, yayınlamam. Niyetim dünyanın en bitimsiz geyiği olan inanç tartışmalarından birini başlatmak değil. Kimsenin kendi tanrısıyla ne yaptığıyla veya tanrısının neden olmayışıyla ilgilenmiyorum.



iyi niyet

İnternet evet şahane bir kaynak, her şeye anında ulaşabilmek falan filan ama bir o kadar da bilgi çöplüğü.

Geçenlerde, kadınlar için yapılmış bir sitenin sahibinden mail geldi. Her halinden otomatik olduğu anlaşılan maili yazan, "tek başına gayretle kurduğu", "tamamen kendi çabalarıyla oluşturduğu" sitesinden bahsediyor, "destek" istiyordu ve "olumlu olumsuz tüm görüşlerimize açık olduğunu" ekliyordu. Siteye baktığımda evet ciddi bir emek vardı, içeriği oluşturmak için internetteki havuzdan fazlasıyla yararlanılmış ve kopyala yapıştır yapılmış. Sahiden uzun bir mesai, ona diyecek yok.

Buna bir şey demiyorum çünkü alıştık, internette birileri bir şeyler üretiyor, birileri okuyor faydalanıyor, bir kısım ile kopyala yapıştır yapıyor. Kaynak gösterilmemiş ama yine de iyi niyetle sahiplerinden izin almış olduğunu varsayıyorum.

Ama bir de söz konusu sağlıksa ve ekstrem diyetler dahası kritik hastalıklar üzerine önemli tavsiyelerse, dikkatli olmak gerek. Kilo konusunda, sözde kliniğinde bir hasta kaybeden şaibeli bir "uzman"ın tavsiyelerini barındırmasını geçtim, ms için bile çözümler var. Bu "ha bizim komşu da başı ağrıdığında onu içiyor bak söyliyim de yaz onu alırsın" kadar ciddi bir cehalet. Ama daha tehlikelisi. Diplomasız doktorluk. Böyle bir içerik oluşturup "biz kimiz" bölümü koymamak ve sonra eleştirildiğinde, "10 kişilik gece gündüz çalışan bir ekip"ten bahsetmek... "Daha iyisini sen yap" demek... Hayır yapamam ben tıp okumadım ki, sağlık konusunda bilir kişi değilim ki bir "bilgi bankası" oluşturayım. Hayat üniversitesi bitirilerek tıbbi tavsiyeler verilebiliyor olsaydı, kaç yıl eğitim artı uzmanlık falan, ne uğraşıcak herkes Dr. Google'a sorardı.

E bu arada, hani tek başına, gayret, eleştiriye açık olmak, iyi niyet, kadın, destek, link kardeşliği falan?

Çok bir şey istemedim ki. Ne bileyim ufak bir not, "bu bilgiler herkes için uygun olmayabilir. Uygulamadan önce doktorunuzua danışın" veya "bu diyet şeker hastaları ve hamilelere tavsiye edilmez. Doktorunuza danışın" ya da "dikkat bunlar sadece öneridir" gibi. Hani ilkokulda vardı ya, ilk yardımla ilgili, bi kaç madde son madde hep şeydir; "en yakın hastaneye"... Onun gibi. Nasıl bir özgüven bu, böyle bir şey yapsam hipokrat kabusum olur benim, bu insanların hiç rüyasına girmiyor mu?

Sadece biraz özen. Biraz saygı. Sadece. İnanın zor bir şey değil.


Ps: Bu arada, "iyi yapılmış" işler yok mu? Var. Bkz: http://www.hamaratdiva.com/ Emek, düzen, bilgi, paylaşım, gerçek insanlar, kadınca haller, sahici bir mesai, ciddiyet, gerçek tavsiyeler... Güvenle ve böyle bir talepleri olmadıkları halde "linkini paylaşmak" isteyeceğim bir site. Yolları açık olsun.

ekmek macerası

http://www.40firinekmek.com/

Evet bu site bence şahane, kaç kez yazdım kim bilir... Tariflerinin çoğunu denedim, sadece ekmekleri değil, ekmeküstü fikirleri de... Tutmayan, yanlış olan, ayarı kaçan olmadı. Ve son derece pratik, size işi kolaylaştıran şekilde yazılmış hepsi... Genel bilgiler, püfler, uyarılar... Hepsi hepsi çok güzel ve eşsiz. Ve ben, o tariflerle artık ekmek yapmayı öğrendim.

Ama daha önemlisi, "usta"sı...

Ben dün, kendi kafama göre bir tarif geliştirdim. Şimdiye dek kimya deneyi gibi titizlikle koyuyordum malzemeleri. Artık özgürüm.
Ama onu bile usta hanıma sordum. Üşenmedi yine yanıtladı.

Bence o bir melek. Yeryüzüne inmiş bir ekmekperisi. Hamur yoğuran bir bilge kişi. Yaklaşık 2 yıldır, belki daha da uzun zamandır, kaç kere mail attım, sayısını ben unuttum. Benim mutfak yolculuğumda aklıma takılanlardı çoğu. Kimileri gerzekçe sorulardı, kimileri "ben yaptııım" diye heyecanımı paylaşmaktı... Başka bir yerde gördüğüm bir tarifle ilgili bir detay danıştığım da oldu. Her seferinde, maksimum bir saat içinde, heyecanımı paylaşan, sorunumu çözen, devamında ne yaptığımla ilgilenen, yardımcı olan, sıcacık, içten ve mesafeli bir mail geldi posta kutuma.

Bunun nedeni ne olabilir? Kitap satmak, hit arttırmak gibi maddi çıkarlar mı? Hayır. Çok tanınmak, bilinmek, yayılmak gibi manevi çıkarlar mı? Hayır. Yanıtlamaya mecbur mu peki? Hayır.


O sadece iyi bir ruh. Tamamen iyi bir ruh.

Ve ben tanıştığım için çok mutluyum.

Yüzbin teşekkür, konfeti, mor balon ve kalp!

son günlerde


Günler böyle renkli, bu araba gibi güneş alan bir yere park etmiş halde.


* Bolca doğumgünü kutladık. Canım sevgilim bir yaş daha büyüdü, serpildi. Rakamlar olmasa yaşını unutup, benden küçük zannedeceğim kadar yetişkinlikten uzak. İyi ki. Kasım ayı boyunca, çeşitli zamanlarda hediyeler, pasta kesmeler. Ben aslında bütün bir yıl kutlarım bu enerjiyle:)

* Çokça fotoğraf çektim. Ama henüz sonuçları görmedim.

* Bu bayram tatilinde istanbul'un tadını çıkardık. Adım adım yürüdük. Tenha, sakin, telaşsız. Oh ne ala!

* Koç müzesinde bir kocaman gün geçirdik. Dinlenerek, şaşırarak, fotoğraf çekerek, trene binerek. Çok iyi vakit geçirdik. İklim de bizden yanaydı, afilli güneş gözlüklerimiz pek yakıştı.

Çocuk bilinçlendirme kaygısıyla müze gezen insanların, garip davranışları var. Örnek: yüksek ses! Hayır çocukta değil, annede, hatta çoğu zaman babada. Bırak çocuk ne tatlı bir şaşkınlıkla etrafına bakıyor, izliyor. Ki müze aktivitesinin en baştan amacı bu. Sen o keyfe müdahale edip, yüksek sesle "bak o araba bilmem ne zaman yapılmış" diye kafa ütülüyorsun. Ne oldu, çok bilinçlendirdin bravo, hem de hepimizi.

* Yeni yeni yeni ekmekler yaptım.

* Tatilin son günü 12 saat kesintisiz çalıştım. Arada fast food molası verdim, kalkmadan. Şahane bir iş çıkardım, ilginç bir doğum belgeseli. Mucize bebekler. Acaip vakalar. O kadar şiştim ki, sürekli anlattım, ve mutlu sonların birinde ağladım.

* Ahmet Uluçay haberi kalbimi acıttı.

* Ve dün bir kutlama yaptık, 5 ay kadar önce, üç arkadaş, ayınbiri kilisesine gidip anahtar almıştık. Birini geri verme vaktiydi. Benim çekirgem, kocaman gemilere binip dünyayı gezecek. Bize de her limandan kart atacak tabii.

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa