aşk üzerine

gözbebeği: insanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. uzağın payına karanlık düşer. zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez. âşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki âşık olunan hep uzaktadır. aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için "gözbebeğim!" diye hitap edilir.

Mahrem/Elif Şafak


---
Ne kadar uzun zaman elim gitmedi okumaya. Hem korktum hayal kırıklığından, hem kıyamadım okumaya, hem de doğrusu kıskandım. Hayır, yazarı değil. Yazdığını. Kalbimin en güzel sandıklarına, sarıp sarmalayıp sakladığım, en gizli çekmecelere lavantalarla koyduğumu, raflarda, herkesin elinde gördüğümde kıskandım, hoyratça dokunacaklardan, yere düşüreceklerden. Nasıl anlatayım, hani bir elmas taş varsa elinde, onu parmağına takarsın özenle, ayakkabına takmaya kalkarsan yuvarlanır gider, onun gibi.


Sonra nihayet, bir cesaretle aldım elime, bir türlü su gibi akıp gidemedi, takıldı da takıldı. Kitap bittiğinde, hissettiğim en güçlü duygu, yazarın suratına bir yumruk atmak ve yanına düştüğüm notlarla kitabı ona geri vermekti.


Cüretkâr buldum bir kere, özellikle bu. Onun dışında, çömezin maceralarını densizce buldum, Ella tanıdık geldi, bir yahudininkine benzemeye başlayan şehir insanı yaşamını, kurallarını, köşelerini, sertliklerini, rutinlerini tipik bir şekilde yansıtmış onunla. Onun kendine yolculuğu güzeldi. Belki okuyucunun kendini özdeşleştirebilmesi için koyulmuş bir öğe. Ama ona da bir mürşid tayin etmesi ne derece adildi kestiremedim. “Çöl gülü”nün anlatıldığı bölüme benzer meselleri çok okumuşuzdur önceden, ve diğerlerini de,- kopyala yapıştır yaz-. Tarihsel hatalar var mıydı? Evet kesinlikle. Beğendiğim bölümler olmadı mı? Oldu. Ama her biri, Mesnevi'den pırıltılar taşıyan cümlelerdi ve ben onları nerede görsem severim. Kitaptan alıntılayabileceğim bütün cümleler, onlardandı zaten. Bilmeyenin, kendi kaleminin yazdığını zannedeceği cümleleri bir araya getirmiş en fazla. Elindeki elmas tozuysa, serptiğin yer neresi olsa ışıldamaz mı? Ve bence ancak, bu cevherle, kaynağında karşılaşmamış insanları büyüleyebilir. Daha önce keşfetmemişleri… Neden mi? Çünkü "Mesnevi", "dini kitaplar" reyonunda, "Aşk" ise "best seller".

Ama...

Şems'i anlatmak, onun dilinden olan biteni anlatmak? Ve tabii, Mevlana'yı? Mevlana’ya aşk sorulduğunda, “ben ol da bil” demişti, sen oldun mu da, o “aşk”ı yazıyorsun? Ve neden şimdi? Neden tasavvuf herkesin dilindeyken? Neden onu “secret” falan gibi bir şey haline getirerek? Bu denli “light” bir şey mi tasavvuf? Bütün bunları tasavvuf üstüne nasıl temellendirebilirsin? Neden bir proje yazar gibi yazdığını hissettirerek? Neden modayken? Bir inanç sistemi moda olabilir mi hem? Nasıl bir şaka bu? Bin bir gece çile çeken dervişlere haksızlık olmaz mı bu, büyükleri geçelim, hiç değilse o kitabındaki çömez gibilere? Ya da ayıp? Bu kadar ucuz, bu kadar kolay mı bu yolculuk? Binlerce dervişler geçti oralardan da, bir ona mı kaldı anlatmak bu kadar pervasızca ve kelimelerini onların yerine koyarak?


Neden böylesi bir aşkın en iyi anlatılabileceği “anadilinde” değil? Hem sonra, neden sevgililer gününde, pembe kalpli, kapağı reklâmcılara tasarlatılmış bir kitapla poz vererek? Aslında konunun anlam ve önemi düşünüldüğünde Şeb-i Aruz'u da seçebilirdi tarih olarak ama satış kitlesi için çok "in" olmayabilirdi elbette. Migros raflarına daha da yakışsın diye mi renk pembe ve yayın evi artık metis değil? Ah pardon grisini de bastın sonra değil mi? Çook dâhiyane sahiden. Diğer kitaplarındaki satır aralarında, yalnızca o dili bilenlerin anlayacağı bir gizle, baharatlandırarak anlatan yazar nerede? Mahrem'i yazan elif şafak'ın edebi nerede? Diline pelesenk ettiği “aşkın edebini” neden kendisi giymemiş? Aşkın şeriatına sığar mı bu? Röportajlarında, dünyanın bilmem neresindeki bir kuş türünü ya da ilkel bir kabileyi, günlerce onların arasında yaşayarak incelemiş gibi anlatması neden? “Ben uzaya gittim, ayda bulundum, geldim, şimdi sizlerle bütün bu deneyimleri paylaşıyorum. Evet, havada takla attım. Ortam pek tozluydu.” Peki ya, kitabı okurken de bu yapaylığı hissettirmesi? Bir konunun terminolojisine, diline hâkim olmak, onun hakkında çok okumak, onu içselleştirmek demek midir? Balık, suyu anlatabilir mi? Yanmayı, en çok ve ancak pişmişler bilmez mi?

O 40 kuralın evrensel olabileceği fikrine nereden kapılmış. Hayır hiç de değil. Şeriat kelimesi, ki sanırım bu kitaptan sonra daha az antipatik olmaya başladı önceden sosyetik ablalara yaptığı çağrışım simsiyah bir şeydi, evrensel bir kelime mi? Mevlana'ya İslam dünyasının Shakespeare'i demek, ne bileyim Diyarbakır'a buraların Paris'i demekten binlerce kat zavallıca, bunu düşünebilecek bir insan yazar olabilir mi? Nasıl zekadan yoksun bir benzetmedir bu?!

Tarihsel hatalara hiç girmiyorum. Bunu internette araştırarak da bulabilir herkes. Ve elbette çok daha derinlikli bir şekilde konuya hakim olanlar var, ama Şems ve Mevlana'nın bale gösterisi düzenler gibi sema yapmaya kalkışmadıklarını en birinci seviyedeki beyin bile biliyor olmalı. O yılların Konya'sında, aynı evde yaşayan bir kadın ve adamın başbaşa saatlerce ayet tahlili yapmaları mümkün mü yani? üstelik ayetleri iniş sırasına göre incelemek dediği şey, son elli yıllık bir metotken! Evet, o yıllarda karagöz olmamasına rağmen, Şems'in ağzından "...hayal perdesinde karagöz oynatanlar bile onlardan iyidir, hiç olmazsa yaptıkları işin kandırmaca olduğunu baştan kabul ediyorlar." diye cümle kurması belki bir detay ama bunların binlercesi var kitapta. Fantastik bir şeyse, kurmacaysa, hayır olmadığını iddia ediyor, tarihsel bir yönü varsa, evet olduğunu iddia ediyor ama çöp. Ve tehlikeli.

Ve neden "20 ytl'ye insan-ı kâmil olmanın sırları" tavrıyla? Neden, gülben ergen'le derin derin bakarak ve şarkılar söyleyerek anlatıyor kitabını? Bence tek ortak noktaları “anne” olmaları değil de, o kadın nasıl, korkunç namelerle söyleyerek, "bu su hiç durmaz"ı kendine yakıştıramıyorsa, işte elif shafak'a da bu söylemler aynı şekilde yakışmıyor. Üstüne büyük gelen bir giysi gibi, annesinin ayakkabılarıyla bakkala giden küçük kız gibi.

Hangi arada, akademisyen hanım, ortamların “sufi ablası” kesildi de biz kaçırdık? Bir tek beni mi bıktırdı, her yerde "göçebeydim, asiydim, âşık oldum, anne oldum değiştim, kemale erdim" diye anlatması? Neden, bu kitapla, onları sosyetik ablaların çay sohbetlerine "bir kitap okudum hayatım değişti şekerim" gibi meze yapıyor? Plajda güneşlenirken, bir şezlong kitabında mı çözecekler ilahi aşkı yahu? Bir şezlongdan diğerine “enerji” yollasınlar tabi, tam olur. Nedir yani, özel davetlerde, yemek yiyen insanların etrafında "dönen" semazenlerden ne farkı kaldı acaba? Konunun özüne vakıf olmadan, onu sohbet konuna eklemek, cin olmadan adam çarpmaya benzemez mi? Bu gücü, “Siyah Süt”teki kibirli halinden mi alıyor? Hani kendini o kocaman yazarlarla bir tuttuğu, küçük ve büyük, tüm dağları ben yarattım halinden? “E tabi, Mevlana ve Şems’i de, yazsam yazsam ben yazarım” diye düşünmüş olmalı öyleyse. Ha bu türlerin genel savı olan "olsun bir kişi olsun bu kitap sayesinde merak edip mesnevi karıştırdıysa ne mutlu bana" diyorsa, ki dedi, bir o kadar da kafası karışık insana sebep olduğunu bilsin isterim. Ramazan ayında promosyon kuran-ı kerim veren gazetelerin de aynı cümleyi kurduklarını hatırlayalım. Siz Türkler nasıl diyor shafak hanım, “kaş yaparken göz çıkarmak”?

Büyüklerin aziz ruhları mutmain midir ona göre? Ne haddine düşmüş onları anlatmak? Kimden izin aldı ve dahası kimden destur aldı da yaptı bilemedim. Kırıldım, üzüldüm ne çok cümleye. Küçücük boyumla ben bile.

Evet, elbette ki kendi penceresinden, kendi şems'ini, mevlana'sını anlatmış, ama öyleyse keşke bizler okumasaydık dedim içimden. O denizden, kabı kadar alabildiği, kendine kalsaydı. Tabi niyetinin bu denli masum olduğunu düşünürsek...

Peki ya neden okudum? Hani bir bölüm vardır Leyla ile Mecnun'da, bilir misiniz? Biri gelir Mecnun'a ve der ki, işte ben falanca şehirden geliyorum leyla'yı gördüm. Mecnun da, sevincinden ne yapacağını bilemez de, ona hırkasını çıkarır verir sırtından. Adam gittikten sonra, çevresindekiler, adamın yalan söylediğini söyler mecnun'a. Mecnun'un yanıtı şahanedir; "biliyordum, doğru olsa hırkamı değil, canımı verirdim."

Eğer içinize kaçmışsa o zehir, artık kurtuluşunuz yok, burnunuz her nerede olursanız olun, onun kokusunu alacaktır. Sırf o çiçeğin sarhoşluğuyla birçok yapay bahçe de göreceksiniz, birçok diken de batacak elinize.


Ama olsun. Aşk böyle bir şey.

Hamiş: Bu yazı aylar önce yazdığım, yayınladığımı zannettiğim ama taslaklarda kaybettiğim bir yazı.

7 Comments:

  1. mortingen said...
    "ilahi aşk"'ı elif shafak okuyarak arayan, anlamaz senin bu cümlelerini..
    yass said...
    bu genel bır sorun degıl mı zaten? Haddini bilmemek zaten bu konu ile ilgili bir derdi olmayanlara ait. O yüzden bukalemun, her devrin adamı, öteki beriki hepsi bu tiplerin lakabı..
    Euphoric said...
    Tespitler çok güzel, severek okudum yine.
    Bir de mail attım.
    Sevgiler;
    Eylül, said...
    oh, nasıl mutlu oldum. başlayıpta bitirmediğim için. yavan bulduğum için. önyargılı olduğum için. Popüler kültürün fena yüzü bu işte ve ben hiç sevmem. Farklı olmaya calıstığımı dusunur insanlar bu komik, çünkü facebook statulerine elif şafaktan öğrendiğim aşk'ı yazmadım. Bu farklı olmaksa öyle kabul edelim.uğruna ferit develioğlunun 1195 sayfalık sözlüğünü lise birde alacak kadar hissettiğim divan edebiyatından, nazımdan, en yakın cemal süreyyadan öğrendim ben aşkı bir parça.

    Elif şafak bu gün okulumun ödül töreninde en has yazar ödülünü alıyor. oylamayı kim yaptı bilmiyorum. biz öğrenciler parmak kıpırdatmadık haberimiz de olmadı zaten.

    Araf'tan sonra hiç bi kitabına el sürmedim. Doğru kararmış. Saol içime su serptin mormermaid. hatta bu hırsla gidip ben de yazacağım bir yazı.

    sevgiler.
    sesiber said...
    Çok uğraşsam da bitirmeyi başaramadığım Siyah Sütten sonra, kesinlikle bir daha Elif Şafak okumam dediğim halde, toplum baskısıyla aldığım Aşk'ı ve o bahsettiğin serpilen elmas tozlarının hatrına, güzelliğine okudum. Altını çizdiğim yerler ona ait değildi ama ben de Mesnevi seçkileri okumuş sayarak kendimi, kitabı bitirdim.
    Bu konuda düşündüklerimi ben bu kadar iyi dile getiremezdim. Kafamı sallayarak, tasdikleyerek kendi içimi okuyormuşcasına okudum yazdıklarını.
    Kendine "oldum" diyen olmamıştır zaten, olduğunun farkına varan egosunun esiri olur. Tasavvufta, mertebelerde insanın en yüksek dereceye erişip, kendini farkedip nasıl sıfıra düştüğünden bahsedilir.
    Neyse, bu güzel yazının üstüne ben ne desem boş. Aklına, fikrine sağlık...
    Sibel
    pisikopati said...
    Çok güzel bir yazı olmuş ellerine sağlık. Naçizane bir iki kelam etmek isterim ben de.

    Aşk'ı bizim kitap kulübünün toplantısında ödev olarak okuduk. Zaten metazori olmasaydı alıp da okumayacağım bir kitaptı çünkü E.Ş. okumama kararı almıştım ve bu kararım kesinlikle edebi sebeplerden değildi. Senin de gayet güzel bir şekilde ifade ettiğin gibi kendisine biçmiş olduğu rolden, hatta aslında daha da iddialı bir söylem olsa bile kamu önünde oynadığı karakterden çok rahatsız oldum ve bu rahatsızlık günden güne artmakta.

    Aşk'ı bir roman olarak 2 bölümde incelemek gerekir sanırım. Kurgu ve içerik olarak. Kurgu ile ilgili olarak baktığımızda ben romanı okurken kullanılan kurguyu sevdim. Bugünden geçmişe göndermeler, birbirini hiç tanımayan 2 insanın dünyanın apayrı yerlerinden birbirini bulması, geçmişin bu birlikteliğe girmesi, benim romantik yanıma pek hitap etti açıkçası.

    Bununla birlikte Ella daha ilk satırlardan itibaren beni rahatsız etti. Bir karakter klişe olur da bu kadar mı klişe olur? Amerikalı, zengin, Yahudi, evli, çocuklu, kocası onu aldatıyor. E.Ş. kitabını önce İngilizce yazmış. ABD'de piyasaya sürüldü. Ana kahramanlardan biri tabiri caizse Beyaz Amerikalı, e o zaman demek ki bu kitabın hedef kitlesi biz değiliz. Ben kitabı okurken sürekli şöyle düşündüm, yükselen radikal İslam korkusuna karşı Amerikalılara bir de İslam'ın güzel yüzünü gösterelim projesinin bir parçası sanki bu kitap.

    Diğer eleştirim ise kitabın arkasındaki kaynakça bölümüne gözatan herkesin rahatça yapabileceği bir eleştiri, kitabı bile okumadan üstelik. Koskoca tasavvuf felsesini, Mevlana'yı, Şems'i kurgu bile olsa anlatmak için 10 kitap yetti mi sana yani? Ha bu 10 kitabın 9'u da İngilizce. Zaten daha sonra konu ile ilgili daha yetkin kişiler ciddi tarihi ve bilimsel hatalar yapıldığını tek tek gösterdiler.

    Ben kitabı okuduğumda ilk başlarda safça en azından bu kitabı okuyup Mevlana'yı merak eden, tasavvufu merak eden birisi belki kendisini daha derin sulara atar diye düşünmüştüm. Ancak zaman içinde çok yanlış bir yargıya vardığıma inandım. Mevlana'nın ne dediğini merak eden Mevlana'yı okur.
    Anne Café said...
    ben kitabı okumadım. ben zaten hiç elif şafak okumadım. her yerde denk geldiğim "göçebe ruhum" laflarından, film yıldızı gibi pozlar vererek fotoğraf çektirmesinden dolayı hiç içim ısınamadı. ben seni okumayı sevdiğim için şöyle bir yorum bırakayım dedim o kadar. güzel yazı yine. keşke elif şafak da okusa. bir de ayşe arman yazısı vardı, keşke onu da ayşe arman okumuş olsa:) sevgiler

Post a Comment



Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa